Özay Erkılıç

Tuval üzerine çalıştığı tabloları, birer sanat eseri olmalarının yanı sıra belgesel özellikler de taşıyor. Doğup büyüdüğü Gaziantep’ten, Karadeniz’e kadar, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden seçtiği konular bir bakıma Anadolu insanının yaşam tarzını da yansıtmaktadır. Eserlerinde figüratif anlatım tarzını benimseyen sanatçının yapıtlarında gerçeği olduğu gibi yansıtma çabasını görebiliyoruz. Ancak sanatçı bunu yaparken kendine has tarzını ve yorumunu da eserlerine katmayı başarmış ve sonuçta tam anlamıyla “özgün” olarak nitelendirebileceğimiz yapıtlar ortaya çıkmış. Gerçekten sosyal içerikli resimler de yalnız figüratif ve klasik bir anlatım şekliyle oluşturulabilir.

Diyarbakırlıoğlu, henüz çocuk denecek yaştayken resme başlamış, orta öğrenimini yaparken kuvvetli deseni hocalarının dikkatini çekmiştir. Liseyi bitirdiğinde onların teşvikiyle “Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Resim bölümü”ne girmiş, Prof. Neşet Günal’ın öğrencisi olmuştur. 1971-1976 yıllarında tamamladığı akademik eğitiminin ardından bir şre öğretmenlik yapmış daha sonra da emekli olacağı basın hayatına atılmıştır.

Bizler onu daha önceleri spor basınında çektiği fotoğraflarla ve bu fotoğraflardan aldığı ödüllerle tanıyoruz. Gazetecilikten gelen araştırmacı kimliği onu daha çok belgeselciliğe yöneltmiştir. Gerek “Kaybolan Meslekler” gerekse “Pastoral ” nitelikli peyzajları çocukluk ve gençlik dönemini yaşadığı yerleri anlattığından oldukça önemlidir.

Sanatçı çalışmalarını şöyle açıklıyor: “Resimlediğim yerlerde yaşadım. Resimlediğim mesleklerin bazılarında çalıştım. Çıraklığını, kalfalığını, ustalığını yaptım. Kullandıkları aletler bana yabancı değillerdi. Bazı meslekleri de çok yakından tanırım. Kısacası konular benim dışımda değil, ben konuların içindeydim. Başka bir deyişle ele aldığım sorunlar benim de sorunlarımdı. Bütün çabam kendimle, duyarlı olduğum insanlar ve onları çevreleyen şartlar arasındaki ilişkilerin, hayatın bütünlüğü içinde bir sentezine varmaktı.”

Göçler nedeniyle kalabalıklaşan kentlerde, sanayiinin ve teknolojinin gelişmesi, kitle haberleşme araçlarının hızla yaygınlaşması toplumun gereksinimlerini ve yaşama koşullarını da bir o denli değiştiriyor. El emeği göz nuru ile çalışan bir çok meslek sahibinin de bu hızlı değişimden nasibini aldığını görüyoruz. Ancak çok zor koşullarda bile olsa hala bu meslekleri şrdürmeye çalışan, direnen insanlar var. Çırak bulmakta bile zorlanan bu insanlar, her şeye rağmen bir heykeltıraş titizliğiyle büyük emekler karşılığı ortaya çıkardıkları ürünlerine günümüzde müşteri bile bulmakta güçlük çekiyorlar. Bu iş dallarının neler olduğunu sorsak belki çoğumuz, hele de genç kuşak hiç yanıt veremeyecektir. Oysa Mehmet Ali Diyarbakırlıoğlu’nun çalışmalarına bir göz atmak yeterli: “Kalaycı”, “Körükçü Ustası”, “Taş Yontucuları”, “Kedene Diken Adam”, “Bakıra Nakış İşleyen Çocuklar”, “Saat Tamircisi”, “Yemenici Dükkanı”, “Sepetçi”, “Habbapçı”, “Külekçi” bunlardan sadece birkaç tanesi.

Mehmet Ali Diyarbakırlıoğlu, kaybolmaya yüz tutan bu meslekleri, eskiye ait değerlerimizi, yaşadıkları çevreyi ve yaptıkları işleri tek tek resimleyerek, bütün bir ömrünü küçücük dükkanlarda arı gibi çalışarak geçiren o değerli, yetenekli insanlara olan minnetini, hepimiz adına da ifade etmektedir. Sanatçı, gelecek kuşaklara ip ucu bırakmak, belgelemek, hatta bir arşiv niteliğinde tüm değerlerimizi sonsuza değin resimlerinde yaşatmak istemektedir.

Sanatçının resimlerindeki sağlam desen kurgusu, eller ve kaslardaki güçlü ifade biçimi elbette akademik öğrenimine ve Neşet Günal estetiğine bağlanabilir. O klasik resim geleneklerine bağlı, kendi özgün dinamikleri içinde resimlerini var etmeye çalışmıştır. Çok geniş sosyo-kültürel perspektifi, gerçekçi bir yaklaşımla ele alarak, tutarlı ve verimli bir estetik potada harmanlayarak yorumlamaktadır. Yapıtları, artık biçim olarak değil “öz” olarak onu aşmakta, başka bir değişle evrenselliğe açılarak, somut planda tarihsel bir misyonu üstlenmektedir.

Özay ERKILIÇ Sanat eleştirmeni